Çamkent

120x600

Alemdar inşaat

23-07-2018 Ekrem ASMA

  - Sarkaca Yön Vermek  - 

-Ben gelmedim dava için; benim işim sevi için -  Yunus Emre – 

 

 Çok ince ve hassas bir denge üzerine kurulu  tüm hayat. Her alanda olduğu gibi bireysel ve toplumsal hayatımızda da bu ince dengeyi yakaladığımızda ya da sarkacın ritmi ile âlemin ve kalp atışlarımızın ritmini uyuşturduğumuzda yakalayabiliyoruz huzuru. Bu hassas dengeyi yakalayamadığımız ve yakalamamak için elimizden geleni yaptığımız içindir bu iç çatışmalarımız… Kutsal davalarımız peşinde kanlı bıçaklı savruluşlarımız…

 

 Madde ve ruh; inanç ve şüphe; din ve pozitivizm ( özellikle bilim kelimesini tercih etmedim burada, zira bilimselliği savunduğunu iddia etmesine rağmen gerçeği ve hakikati objektif ve karşılaştırmalı deney, gözlem ve muhakeme  çabası olan bilim uğraşının aksine pozitivizm kendi doğmaları ile yaklaşmaktadır meselelere  ve maalesef bilim çevrelerinde de bu yaklaşım hâkim olmakta ve din – bilim karşıtlığı kısır tartışmaları yaşanmaktadır ) ikilemleri ile hayatı algılamaya ve kendi algısını tüm topluma dayatmaya kararlı iki karşıt görüşün kanlı bıçaklı kavgası ile geçiyor hayatımız. Toplumsal ve siyasi hayatımızda aslında bu iki ana akım arasında şekilleniyor. 

 

 Esasen imparatorluğun gücünü kaybedip, batı karşısında gerileme ve erimesinden sonra; toplumun eğitimli ve aydın kesimi bu sonucun sebebini dinsel sebeplere bağlamış ve Batılılaşmadıkça ve sorgulamayı araştırmayı engellediğini düşündükleri dini toplumsal – kamusal alandan uzaklaştırmadıkça toplumun ve ülkenin geri kalacağına inandılar. İmparatorluğun yıkılıp yerine yeni devletin kurulması ile de radikal ve keskin şekilde düşüncelerini yerine getirmeye çalıştılar… Aynı rakipleri gibi sorgulamaksızın ve dogmatik bir taklitçilikle… Farklı ve ters yönden de olsa garip şekilde “aslına rücu ederek” . Şekli bir kenara bıraktığımız da öze baktığımızda o kadar çok birbirine benziyor ki aslında bu iki grup. Her iki grup da kurtuluşun ve doğrunun kendi yöntemlerinde saklı olduğunu ve gerekirse karşı tarafın zorla ikna veya yok edilerek sonuca ulaşılacağına inanıyorlar safça… Oysa toplumsal yapısal sorunlarımız çok derin, zahmetli,  kapsamlı ve yoğun çalışmayı gerektiren, sonuçlarını da ancak uzun vadede alacağımız bir yapıya sahip… Belki de bu zorluktan kaçmak için bu basit ideolojik tartışmalara sığınıyoruz. 

 

 Hemen her tartışması konusu daha ikinci cümlesinde ana konudan ve temel bağlamından kopup laiklik – din eksenine kayıyor ve kimlik kavgası şekline dönüşüyor. Bu anlamda aslında daha siyaset yapma düzey ve kalitesine ulaşamadık toplum olarak. Sorunları tespit ve çözüm üretme aracı olan siyasetin yerine kimlik kavgası üzerinden şekilleniyor toplumsal hayatımız ve maalesef biz bu kimlik kavgasına bir çözüm bulamadığımız sürece toplumsal bütünlüğümüzü ve huzurumuzu sağlayamayacağız. 

 

 Aslında yaşadığımız süreç bize büyük bir imkân da sağlıyor. Zira dinsel referanslara dayalı partilerin devamı olan bir parti 15 yıldır bütün seçimleri kazanarak ve aynı zamanda kuşatma, muhtıralar ve parti kapatma davalarına rağmen iç ve dış vesayet organlarına  karşı iktidarını devam ettirmeyi muktedir olmayı başardı… Tam da bu an da büyük bir şok ve şaşırtıcı darbe – işgal girişimi ile karşı karşıya kaldık maalesef… Gerek daha önceki 27 Mayıs – 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbeleri laik kökenli grupların oluşumları iken ve 2002 yılında mevcut iktidarın göreve gelmesinden sonra  “Ordu Göreve” pankartı açtıran üniversite rektörleri , “ Genç Subaylar Rahatsız “ manşetleri atan Cumhuriyet Gazetesi, darbe ve müdahale yapmadığı için  “ ordu kâğıttan kaplanmış” diyen Anayasa profesörü CHP milletvekilinin bulunduğu bir ortamda insan doğal olarak bir darbe girişimin bu gruplardan geleceğini sanıyor… Ama hayatın garip bir cilvesi olarak bu defa dini meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanan, insanların inançlarını sömüren ve başta iktidar olmak üzere toplumun büyük kesimini kandıran hain bir örgüt tarafından darbe – işgal girişimi yaşanıyor. 

 

 Bu durum da herkesin ve toplumun iki kesiminin de oturup sağduyu ile düşünmesi gerekiyor. Bir yandan toplumun değerlerine ve inançlarına saygı duyulup bir yandan da bu inançların çok çabuk suiistimal edilebileceğini öngörüp gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini anlamak gerekiyor. Bu ince ve  hassas dengeyi sağlayıp, karşımızdakinin de bir insan olduğunu unutmadan ve herkesin var olma ve kendini ifade etme hakkını savunarak insan gibi yaşayabiliriz ancak…

 

Ve o ancak o zaman; karşımızdakinin gülümsemesinin; kimlik kavgalarından ve kanlı bıçaklı davalardan çok daha anlamlı olduğunu görebiliriz.

 


www.boluobjektif.com'da yer alan köşe yazarlarının yazıları kendi görüşleridir. Yazdıkları köşe yazılarından dolayı www.boluobjektif.com sorumlu tutulamaz.



Ekrem ASMA Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Burç Yorumları